Hannes Bernard ve Guido Giglio 2012’den beri tasarım ve araştırmayı bir araya getiren disiplinlerarası projeler yürütüyorlar. Hollanda’daki Sandberg Enstitüsü yüksek lisans programından mezun olan ikiliden Guido Brezilyalı bir mimar, Hannes ise Güney Afrikalı bir grafik tasarımcı. İşbirliklerine verdikleri SulSolSal adı ise Portekizcede “Güney, Güneş, Tuz” anlamına geliyor. SulSolSal ekibi Amsterdam, Cape Town ve São Paulo merkezli çalışıyor ve projeler üretiyorlar. Projelerinde kültürel, tarihi ve ekonomik araştırmaları bir araya getiriyor; tasarım, ekonomi ve toplum arasındaki karmaşık ilişkiyi incelemek için toplumsal alanlar, yayınlar, video enstalasyonları ve yemek performanslarından faydalanıyorlar. Okullar Okulu temasıyla gerçekleşecek 4. İstanbul Tasarım Bienali kapsamında SulSolSal’ın Yaşamaya Devam adlı yerleştirmesi, son yıllarda hızla artan ekolojik, sosyo-ekonomik, politik, etik ve teknolojik afetleri ve krizleri inceliyor. Belirsizliklerle dolu bir geleceğe karşılık, çok çeşitli muhtemel kıyamet günü senaryoları için yapılan hazırlıklar yeni ilgi alanları, hobiler ve komünitelerin oluşmasını teşvik ederken, bir yandan da bu yeni gelişen bilgilerin üretimi ve dağıtımı için alternatif kanallar yaratılmasını tetikliyor. Projelerinin ayrıntılarını ve SulSolSal’ın küratöryel yaklaşımını, yerleştirmenin kurulumu için İstanbul’a gelen Hannes Bernard ve Guido Giglio’dan dinledik.
Tuğçe Karataş: Tasarım eğitimlerinizden başlayarak nasıl tanıştığınızı ve SulSolSal’ın nasıl ortaya çıktığını anlatabilir misiniz?
Guido Giglio: Ben São Paulo, Brezilyalıyım. São Paulo Üniversitesi'nde Bauhaus ve modernizmden esinlenen geleneksel mimarlık eğitimi aldım.
Hannes Bernard: Ben aslen Cape Town, Güney Afrikalıyım. Orada İletişim Tasarımı ve Kültürel Çalışmalar dallarında eğitim aldım. Guido ile 2012’de, Amsterdam’da Sandberg Enstitüsü’nde okurken tanıştık ve kısa süre içinde birlikte çalışmaya başladık. Bizi bir araya getiren, Güneyli olma deneyimine dair ortak bir anlayışımızın olmasıydı. Avrupa, Afrika ve Latin Amerika arasındaki kültür, tarih ve siyasetin nirengi noktaları ikimizin de ilgisini çekiyor ve bu ilişkilerin yeni bir söylem yaratma potansiyeli olduğunu düşünerek araştırmaya değer buluyoruz.
TK: 4. İstanbul Tasarım Bienali’nin araştırma ve süreç odaklı yaklaşımı var. Bu bağlamda sizin projeniz nasıl gelişti?
HB: Bizim pratiğimiz temelini araştırmadan alıyor. Biz imajlar, veriler ve kültürel olayları biriktirerek onların arasındaki ilişkileri alışılmadık ve daha önceden kafamızda tasarlanmamış hâliyle haritalandırıyoruz. Bu materyallerden oluşan değişken koleksiyondan olası örtüşmeler, dizilimler, uyuşmazlıklar ve spekülatif hikâyeler çıkarıyoruz. Bu bağlamda, bizim projelerimiz materyal ve pozisyonların değişimine bağlı olarak süreç odaklı işliyor. Belirli formatların içerisinde, mesela bizim ürettiğimiz video yerleştirmelerinde bu değişimin süreci işin son hâlinde görünür kılınıyor. Bu yaklaşım, belki de bir işin tüm içeriğinin nerede ve ne zaman göründüğüne bağlı olarak değiştiği için, değişen perspektifler ve ideolojik yapılarla tarihi, coğrafi veya kültürel sınırlar arasında boğuşmamızın bir sonucu.
GG: Biz “Güneyli” tasarımı nasıl olabilir (ya da olmalı) sorusunun belirli bir coğrafi bölgeye özgü olma durumunun ötesinde anlamlar içerdiğini düşünüyoruz. Bununla birlikte bunun nasıl anlaşılacağı, dünyanın bir bölümünden diğerine çok farklılık gösteriyor. Biz bu gerçekliklerin sadece Güney koşullarında (krizlerin daimi olma durumu gibi), örneğin Brezilya ya da Güney Afrika'da beyan edilme biçimine değil, Kuzey bağlamında nasıl yansıtıldığına da bakıyoruz.
HB: Geçtiğimiz iki yıl boyunca devam eden araştırmalar ve bir dizi proje aracılığıyla, bugün daha geniş bir felaket topolojisi ile ilgili olarak yeni hayatta kalma eylemleri üzerinde çalışıyor ve deneyler yapıyoruz. Bu proje, barınma, sağlık ve çalışma koşulları gibi temel sosyal altyapılarda ciddi değişiklikler de dahil olmak üzere bir dizi alana temas ediyor. Sergi kapsamında ise bu değişimler ışığında hazırlanma ve hazır bulunmanın imgelerini; iklim değişikliği, ekonomik istikrarsızlık ve geleneksel siyasal oluşumların kırılması gibi temel varoluşsal tehditlerin etkisini araştırıyoruz.
TK: Bu serginin küratöryel yaklaşımını biraz açıklar mısınız?
HB: Biz sadece kendi işlerimizle değil, aynı zamanda işlerimizle yakından ilgili birtakım başka işlerle birlikte birçok farklı bakış açısı yaratmayı deniyoruz. Bizim için önemli olan şey bütün bu alanlar arasında bağlantı noktaları ya da karşıtlıklar bularak hepsi için bir platform yaratmak. Sergi; tasarım için teknolojik, sosyal, ekolojik ve politik ilgi alanlarının kesişim noktalarında yeni bir platform yaratmayı amaçlıyor. Tasarım ve ilişkilendirme, afet fikriyle ile ilgili yanıtları ve bütün farklı yaklaşımları toplamaya çalışıyoruz. Bizim için bu, tasarımın ne yapabileceği ya da ne yapması gerektiği fikrini sorgulamanın ve bu tartışmaları daha geniş kitlelere açmanın bir yolu.
TK: 4. İstanbul Tasarım Bienali bu yıl Okullar Okulu temasıyla gerçekleşiyor. Sizin projeniz bu temayla nasıl ilişkileniyor? Tasarım eğitiminin şu anki durumuyla ilgili fikirlerinizi paylaşabilir misiniz?
GG: Öğretim ve öğrenme de bu hazırlıklı olma fikriyle birebir alakalı. Öğrenciler, gelecekte yararlı olacağına inanarak belirli bir bilgi birikimi ile gelecekte yaşanabilecek belirli bir ana hazırlanıyor.
HB: Neoliberal yönetimlerin yükselişi, okulların toplum içerisindeki temel yapı ve kaynak konumunu sarsarken, özelleşmenin artması eğitimin rolünü (yalnızca çalışma biçimi açısından değil, aynı zamanda çalışılan konu açısından) sınırlandırdı ve piyasa tarafından değer verilen bilgi ve becerilere yönelmemizi sağladı. Tarihsel olarak ele alırsak, sosyal krizler büyük ölçüde hükümetlerin sorumluluk alanları olmuştur. Okullar da dahil olmak üzere devlet kurumlarına duyulan güven azaldıkça, bireyler belirsiz bir geleceğe dair kendi kendilerini yetiştirme, hazırlık ve tepki verme sorumluluğunu giderek daha fazla üstleniyorlar.
GG: Yakın bir zamana kadar eğitime çoğunlukla kurumlar aracılığıyla erişilebiliyordu. Bu kavram, çevrimiçi olarak mevcut bilgi bolluğu tarafından tamamen yerle bir oldu. Kendi kendini eğitme furyası bunun açık bir sonucu. Şimdi de yeni ve genişleyen “öğrenici” topluluklarını görüyoruz. Bu, tasarım eğitimi için metodolojilerin yeni kesişmeleri kucaklamak adına genişletildiği ilginç bir paradigma yaratıyor.
HB: Tasarım eğitiminde genellikle "Tasarım ne yapabilir?” gibi bir sorunun üzerine yoğunlaşılıyorsa da artık "Tasarım ne yapmalı?" sorusunu sormak gerekiyor. Afet konusu etrafında şekillenen araştırma ve küratöryel çalışmalarımızda, bu konunun iki farklı çerçevesi olduğunu gördük. Bir yandan geleceği tasarlamak pragmatik olabilir, kaynak kıtlığının olduğu kaçınılmaz bir geleceği kabul edip eğitimi akıllı tasarım ve yenilikçi teknolojik çözümler aracılığıyla bu gerçekliğin daha verimli ve adil bir şekilde yönetilmesi için bir araç olarak kullanabiliriz. Diğer taraftan ise eğitimin rolü oldukça ideolojik olabilir: bu kıtlık kavramının kaçınılmaz olduğunu reddedip ve eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşarak bunu yerleşik iktidar sistemleri tarafından tasarlanan hiyerarşilerin bir sonucu olarak kabul edebiliriz. Hangi açıdan olursa olsun "Tasarım ne yapmalı?" sorusuna kesin bir cevap vermek istemeyiz. Biz daha ziyade geniş bir yelpazedeki cevaplarla bir diyalog başlatmak için olasılıklar sunmakla ilgileniyoruz.