Nadine Botha ve Jan Boelen

Okullar Okulu ilk kez 22 Eylül – 4 Kasım 2018 tarihleri arasında gerçekleştirilen 4. İstanbul Tasarım Bienali kapsamında sergilendi. Sonra sırasıyla Fransa’nın Arles kentinde bulunan LUMA’yı ve Belçika’nın Genk kentindeki C-mine’ı ziyaret etti. Bu söyleşi, küratör Jan Boelen ile yardımcı küratör Nadine Botha arasında geçen bir sohbet. Serginin temas ettiği farklı konulardan bahseden ikili, tasarımın eğitim ve öğrenmeyle ilişkisini, Bauhaus’un mirasını, serginin farklı yerlerde gösterilirken nasıl evrildiğini sorguluyor.

Nadine Botha: Geçtiğimiz yıl Okullar Okulu temasını ortaya attığımızda Bauhaus’un başlangıcından itibaren tam 99 yıl geçmişti. Bu çığır açıcı Alman okulu gerçekten de dünya çapında tasarım eğitimini tanımladı. Bu yıl Avrupa’nın neredeyse her kentinde Bauhaus’un yüzüncü yılı kutlanıyor. Okullar Okulu Bauhaus’la ilgili günümüzde dönen bu tartışmalara nasıl katkıda bulunuyor?

Jan Boelen: Okullar Okulu Bauhaus ve onun mirasıyla değil, onun ötesine geçmek için ihtiyaç duyduğumuz tasarım ve eğitimle ilgili. Yüz yıl önceye kıyasla ekonomik ve teknolojik meselelerimiz tamamen farklı, buna rağmen mimarlık portfolyolarının çoğuna baktığımızda tasarım ve sanat öğrencilerinin aynı sorunlara karşı aynı stratejileri ve sözümona çözümleri kullandığını görüyoruz. Dünyayı olduğu gibi bırakmak, gerçek kültürel, sosyal ya da politik yeniliğin önünü tıkamak adına yaklaşımları metalaştırıldı, bürokratikleştirildi ve evrenselleştirildi.

Küresel tasarımdaki egemen kültürün Avrupa’nın merkezinden uzakta, Türkiye’de sorgulanmasının önemi neydi?

Türkiye politik açıdan istikrarın olmadığı bir yer hâline geldi, bu da bizim sorgulamak istediğimiz konuya bir aciliyet kattı. İnsanlar soyutlanmış hissediyor, bağ kurmak istiyordu. Açık çağrı ve işbirlikleri aracılığıyla insanlar disiplinlerinin ve ulusal sınırların ötesine çıkmaya teşvik edildi, böylelikle yeni fırsatlar yaratıldı. Okul olarak kurgulanan sergi, kuralların geçici süreyle kaldırılıp yeniden keşfedilebileceği bir istisna mekânı hâline geldi. Yine de her şeyin ne kadar geçici olacağının farkındaydık, her an yıkılabilir gibi hissediyorduk. Bir yandan da orada çalıştığımız süre boyunca bu durum bizim normalimiz oldu. Avrupa’da hafife aldığımız demokrasinin ve ekonomik istikrarın aslında ne kadar güvencesiz olduğunu anlamamı sağladı.

Sergilerin içeriği kadar bağlamı da önemli. Genk’teki kurulum esnasında Okullar Okulu’yla ilgili ne fark ettin?

Tuhaftır ki İstanbul’dayken sergi bize çok küreselmiş gibi görünüyordu. Genk’e geldiğinde ise çok daha İstanbul ve Türkiye’yle ilgiliymiş gibi görünmeye başladı. Elbette başka herhangi bir ülkeden çok Türkiye’den proje var, ancak küratörler olarak odaklandığımız meseleler ve aldığımız kararlar da bunu yansıtıyor. Bu da bazı projelerde anlamın nasıl değişebildiğini gösteriyor. Tasarımın nasıl değiştiğini göstermenin yanı sıra sergi insanlara Türkiye’yle ilgili bir şeyler öğrenme fırsatı da sağlıyor. Suriye, emek, Fugu balığı ve Google’da bulamayacağınız birçok şey.

Projede anlamın nasıl değişebildiğini bir örnekle anlatabilir misin?

Mark Henning’in yerleştirmesi Güven Veren Bir Beden, güvenin niceliğini birçok ölçüm, özellikle de farklı bedenler aracılığıyla nasıl belirlediğimizi ve evrenselleştirdiğimizi ele alıyor. İstanbul’da sergilerken küresel teknolojilerin Avrupa merkezli standartları çevrede gördüklerimizden hayli farklıydı, bu da durumu absürt kılıyordu. Avrupa’da gösterdiğimizde ise bu denli büyük bir fark olmamaya başladı, buradaki standartların keyfiliğinden de başka türlü bir ciddiyet doğdu.

Bienalin açık çağrısı sonucu gelen 750’den fazla başvuruyu incelerken, tasarımın eleştirel bir yorum olarak giderek daha fazla kullanıldığını fark ettik. Bauhaus’tan bu yana tasarım eğitimi çok değişmedi, peki tasarımın kendisi ne kadar değişti?

Bariz bir faydacı çözüme doğrudan ilerlemek yerine birçok farklı tasarım stratejisi ortaya çıktı. Örneğin yapılı ve tasarlanmış çevredeki sorumluluğumuzu yansıtan politik ve kışkırtıcı bir diyaloğu başlatmak için araç olarak kullanılacak eleştirel bir obje tasarlamak. Piyasa tarafından zorla kabul ettirilene uyum sağlamak yerine “insan-sonrası”nın ne anlama geldiği üzerine düşünmek için bir araç veya prototip tasarlamak da yaygınlaşan yaklaşımlardan bir diğeri. Buna rağmen objeleri gittikçe sistemler ve ilişkiler için birer bağlantı noktası gibi görmeye başlıyoruz, böylece tasarıma getirilen bir diğer yaklaşım insanlar ve nesneler arasında bağlantılar kurmaya ve bu bağlantıları koparmaya odaklanıyor.

Bauhaus’tan bu yana hem bağlantılar ve ilişkiler kurma hem de çalışma biçimimiz ciddi ölçüde değişti. Bienali farklı platformlar, mekânlar ve mecralara taşımanın sağladığı ölçek ve erişimin yanı sıra neredeyse her projede bir grup insanın birlikte çalıştığını gördük. Bauhaus’un tek tabanca tasarımcılarıyla uzaktan yakından ilgisi yok.

Evet, işbirliklerinin bu denli büyük ölçekli olduğunu görmek ilerisi için ümit vericiydi, özellikle de işbirlikleri çoğunlukla ağır geliştiği ve riskli olduğu için. Bienali bir istisna mekânına çevirip son ürünle ve piyasayla ilgilenmeyerek insanlara deney yapacakları ve oyun oynayacakları bir alan açtık. Başlı başına ürünlerdense devam eden, dinamik süreçlerin birer görüntüsünü sergiledik. Sürece bu tür bakışlar atarak, tasarımın kendisinin varsayımları unutmanın ve kurallara bağlanmamış bilgiyi keşfetmenin bir yöntemi olduğunu vurguladık. Tasarımın yaratıcısını devreden çıkarmak ışık geçirmezliği de ortadan kaldırdı ve onu transparan hâle getirdi, dünyayı sorgulamak ve geliştirmek isteyen herkesin erişimine açtı. Bunun en iyi örneklerinden biri, İstanbul’un sokaklarında sıklıkla rastlanan yurttaş tasarımı örneklerinin ayrıntılı bir araştırmasını ve sınıflandırmasını yapan Nur Horsanalı. Onun projeye yaklaşımı, bu tasarımları ve tasarımcıları değerli kıldı. Ayrıca örneğin sokakta bulduğunuz çöplerden tabure yapmanın kaç farklı yolu olduğunu görmek çok öğretici. Günümüzde bu tür çok katlı çözümlere ihtiyacımız var, çevreyi mahveden atık yığınına yol açan şey tek bir evrensel sistem ya da çözüme güvenmek.

Bu bienalin en önemli projelerinden biriydi, aynı zamanda ilk seçtiklerimizdendi. Ayrıca serginin ziyaretçilerde şüphe ve fenomenal iradeyi tetiklemek hedeflerini simgeliyordu. Ayrıca bugün ihtiyaç duyduğumuz eğitim sisteminin şüphe ve keşfetme isteğine dayalı bir tavır olup olmadığını sorguladık, bunu sergiyi kurarken de kullandık. Küratörlükte şüphenin önemi nedir?

2014’te Ljubljana Bienali’nin küratörlüğünü yaparken şüphenin gücünün farkına vardım. Bienalin odak noktası işbirlikleriydi, her biri farklı projede çalışan birçok ekip vardı. Başarılı projelerle ilgili dikkatimi çeken, süreçlerinde belirsizliğin çok daha büyük yer tutması oldu. Yıllar içinde sürdürdüğüm küratörlük pratiklerinin iletişiminde de o denli iyi kurulmamış, şüphe uyandıran bir cümle kurduğumda insanların kendi kendilerine düşündüklerini ve daha yaratıcı olduklarını fark ettim. Yani sohbetlerimiz arasındaki boşluklarda, yanlış anlaşılmalarda, muğlaklıklarda ve şüphelerde bir fırsat var. Ziyaretçilere bir şeyin belirsiz, tamamlanmamış, açık, mantıksız, doğrusal olmayan, hatta rastgele olduğunu gösteren katılıma dayalı sergiler yapmak, bir küratöryel strateji olarak çok ilgimi çekiyor. Bazen dağınık ve kirli görünse de yaratıcılığı tetikliyor, gerçekten de sergiyi ziyaret edenlerin işe kendi yorumlarını katmaları ve onu tamamlamaları gerekiyor.

Böylelikle ziyaretçiler edilgen birer tüketici değil, serginin etkin ortak yaratıcıları oluyor. Bununla birlikte eleştirel, bağıntısal, spekülatif tasarım stratejileri, ayrıca yaratıcıyı devreden çıkarmak gibi yaklaşımlar, hepsi tasarımı markete bağlı bir metadansa bir tavır olarak görmeye işaret ediyor. Bu serginin C-mine’da yer almasının önemi ne?

C-mine, yaratıcı endüstrilerin modernite boyunca nasıl değiştiğini simgeliyor. Aslen bir kömür madeni, bu durum doğal maddelerin işlenmesiyle ilgili girişim çağrışımı yapsa da bölgeye özel mühendislikten dolayı aynı zamanda bir yaratıcılık alanı işlevi görüyor. Kurumun yapılanması da tepeden aşağıya ve ataerkildi, Türkiye, İtalya, İspanya, Yunanistan ve Doğu Avrupa’dan gelen göçmenlerin emeğine dayanıyordu. Bu kültürel çeşitlilik, fikir alışverişi için bir fırsat sunuyordu. Sonra, kömür rezervleri tükendiğinde, Richard Florida’nın yaratıcı endüstrileri birer kentsel canlandırma aracı olarak kullandırmaya dayalı fikirlerini benimseyen C-mine, ikinci bir hayata kavuştu. Burada yaratıcılık daha küçük, kendini yöneten işletmeler ve teknoloji aracılığıyla değiş tokuşu yapılan fikirlerle birlikte yaratıcılık, hizmet odaklı bir hâle geldi. Okullar Okulu, İstanbul ve Genk arasındaki fikir alışverişi için farklı bir olanak sağlıyor, belirsiz geleceğe ve onu nasıl ortaklaşa yaratabileceğimize dair bir bakış sunuyor.

Bu yazının orijinali, Belçika’nın Hasselt kentinde bulunan Z33 – Güncel Sanat Evi’nin web sitesinde yayımlanmıştır. Z33’ün araştırmaya dayalı laboratuvarı Z33 Research’ün web sitesine buradan erişebilirsiniz.

Yukarı